Eski Sevgili;

Sen baya çirkinmişsin ya! Şimdi fark ettim. Aşkın kör gözünü sikeyim! Nelere inandırmış beni zamanında. Şaşmamak elde değil. Şaşırıyorum. Tabii şaşırıyorum ama bir yandan da diyorum ki sana: benim yeni hatun yok bu gece, istersen atayım bir pompa, benlik sorun yok, 'he,' de atayım son bir kez daha. Bir kez daha yüzüne bakayım sevişirken. Bir kez daha süzeyim gözlerini. Son bir kez tadayım dudaklarını. Nefesini hissedeyim boynumda. Sessiz fısıltıların patlasa kulaklarımda. Ne de güzelsin biliyor musun? Aynı ışıltı gözlerinde. Hala. Son bir kez. Bu gece. Tek vücut olsak ya yeniden! Bir kereliğine. Hadi be! Aslında ben... Son kez aynı sabaha uyansak. Sanırım... Son bir kez daha. Dokunsam sana. Ben... Özledim.

Onu bekliyorum. Otobüste. Geliyor.

Tek değilim. Terminalde benim gibi pek çok insan var. Onlar da onları bekliyor. Beklenenler ve bekleyenler arasında cereyan eden heyecanlı bir süreç, adeta soğuk bir savaş bu, ama kaybedeni olmayacak. ‘Kavuşmak’ skoru her iki tarafa da kazandıracak. Filmlerde genellikle hep böyle oluyor. Böyle olmalı. Yine.

Ve bekliyorum. Beraberce bekliyoruz. O da geliyor, onlarla beraber.

Yanımda, titreyen ellerinde zar zor zapt edebildiği zarfları olan bir delikanlı oturuyor. Suratı kıpkırmızı kesmiş. Kalbi sanki bir köy düğünündeymiş gibi gümbür gümbür davul çalıyor. Ta buradan duyuluyor. Alnından ter damlaları oluk oluk akıyor. Kim bilir o damlaların muadilleri daha nerelerinden süzülüyor şu an. Birazdan, belki otobüs geldiğinde, leş gibi ter kokmaya başlayacak bu çocuk. Yaz mevsiminin iyiden iyiye üzerimize çöreklenmeye başladığı bu temmuzun ilk gününde, o leş koku ne de fenalık getirecek tüm terminale, ona ve onunla beraber gelenlere. ‘Heyecan’, bazen böyle iğrenç vaziyetlere sebebiyet verebiliyor demek ki. Ne kadar üzücü. Daha henüz kokmadan delikanlıdan tiksinmeye başlıyorum bile. Koku tarafından ani bir baskına uğramamak için kafama diğer tarafa çevrilmesi için hareket veriyorum.

***

Yaz demişken; edebiyatın eylül ile birlikte en çok sevip kayırdığı ay olan haziran geçip gitmiş; aklıma gelince, güneşin altında kızaran vücuduma inat bir ferahlama alıyor ruhumu. Yılda bir kez karşılaştığım bir dostla göz göze gelmişim gibi hissediyorum şimdi. Çünkü temmuz sahipsiz kalmış gibidir edebiyatta. Ezilendir, güçsüz olandır, edebi burjuva aylarının yanında mağdur kalandır, yine de direnendir, ben de buradayım diyendir, her ne kadar sesini duyuramasa da. Ya da duyurduğu halde duyulmazlıktan gelse de. O yüzden bendendir, bizdendir.

Evet, haziran biraz romantik. Güneşin tepede net bir şekilde belirmesinin duygulara coşku kattığını düşünen yazar ve şairlerin sevgi pıtırcığı tadında gözdesi. Baharın varisi. Onlara göre haziranda ağlanmaz. Sorsan, “Çünkü ağlamak yakışmıyor haziranda adama,” derler. Enteresandır, karnesi elinde ağlayan çocukları hep haziranda görmüşümdür oysa. Mayıs sonu kıyametlerinin ceremesini çekmek onlar için hep haziranlara kalmıştır çünkü. Yapacak bir şey yok. Sırf bu yüzden haziran ile ilgili ters bir şeyler var gibime gelir hep; şerefsiz mayısın azmettiricisi gibi kendisi. Pis işlerini mayısa yaptırıp çaresiz kurbanının kucağına düşmesini bekleyen pusucu tilki. Evet, haziran biraz da budur aslında. Ama anlatsan, gerçekleri konuşsan, “Hadi ordan, çapulcu!” derler. Cidden.

Diğer torpillinin -eylülün ise- biraz daha hüzünkar bir duruşu var. Yapraklar dökülüyor, güneş bulutların arkasına yeniden saklanmaya başlıyor. Ayrılık olacaksa eylülde oluyor. Eylülde olmalı. Şarkıcı Alpay ise hepsine inat “Eylül’de gel," diyor sevdiğine. Eylülde herkes gidiyor oysa. Demek ki Alpay gidilen yer neresiyse oraya çok önceden varmış, belki daha ağustostan gitmiş çakal, “Gel,” diyor. Şiir yalakası şairleri ters köşe yapıveriyor. Alpay sistemin adamı değil çünkü, Alpay benim adamım. Adamımsın Alpay.

Temmuz ise tüm olanları bir köşede sessizce izliyor. Ne bir şubat soğuğu gibi deli deli esiyor, ne de aşklar bir başka yaşanmak için kasım yerine onu tercih ediyor. Bir başına, ama onurla, ama gururla orada öylece duruyor. Asaletiyle olsa gerek, diğer on bir ayı gözlerimin önünde bir çırpıda dövüyor.

***

Aylar arasındaki sidik yarışını yarım saniye içinde körükleyip, çeyrek saniye içinde de mücadeleyi bir sonuca bağlarken kafamın diğer yöne doğru olan çevirim işlemi tamamlanıyor. İleriden bir aracın perona doğru yaklaştığını görüyorum. Burada, bu iç sıkan terminalde bu insanlarla beraber beklediğim otobüs olsa gerek bu. -Bu bu bu. Kakofoninin dibine fütursuzca vurduğumun farkındayım, ama hiçbir editörden, hiçbir edebiyatseverden özür dilemek niyetinde değilim çünkü otobüs bile bu ‘bu’lara aldırmadan koştura koştura geliyor, onlar da aldırmasın.- Geliyor. Burnuma pis bir koku yayılmaya başlıyor. Yanaşıyor. Koku şiddetini arttırıyor. Duruyor. Koku yan tarafımda dalgalanıyor. Kapıları açılıyor. Zarflı çocuk araca doğru koşuyor. Koku uzaklaşıyor. Delikanlı, araçtan inen ilk kızın yanına gidip zarfları eline tutuşturuyor. Kız zarfları açıp içlerinde yazanları aceleyle okuyor. Suratını asıyor. Kulağımı kabartıyorum; “Eski sevgililerinden aldığın bu referans mektuplarında hiç de güzel şeyler yazmıyor. Kusura bakma seni sevgilim olarak kabul edemeyeceğim,” diyor. Delikanlı bir anda yıkılıyor. Kazanmak hani? Maalesef. Filmler bu çocuğu dolandırıyor, kavuşmak ona kaybettiriyor. Sürpriz!

Oturduğum yerden kalkıyorum. Muavinden anamgilin memleketten yolladığı kutuyu rica ediyorum. Veriyor, terminalde dakikalardır sabırsızca beklediğim bekleneni heyecanla açıyorum. Zeytinyağlı sarma beklerken, sürüsüne bereket sarılmamış asma yaprağıyla karşılaşıyorum. Şok! İçinden bir not çıkıyor: “Oğlum, sen bunları sar, haftaya geliyorum, beraber yeriz,” yazıyor. Bir anda yıkılıyorum.

Filmler yine yalan söylüyor. Temmuz yine mağrur, sesini çıkarmıyor.

Lama - Temmuz, 2013

Önceki →
Önceki Kayıtlar