Sağ elim boğazında, kürdan ağzımdaydı. "Sileceksin Banu'yu feysinden," dedim. Bebekleri korkunun silüeti tarafından ele geçirilmiş gözleri ben konuştukça ağzımın yan tarafında sallanan kürdanı izliyordu. "Seni bulamayacağımı mı sandın he, elimden kurtuldun mu sandın ha?" diye tükürüklerimi fışkırttım suratına. Zavallı şerefsiz Hakan suratına inecek yumruğumu Godot'u bekleyen Estragon gibi bekliyordu. Ben de o sırada suratına sallayacağım sol elimi meyhanelerdeki kadehlerde aradığım dudak izleri gibi aramaya başladım. Nereye gitmişti lan bu? Biraz etrafıma bakındıktan sonra kayıp elimin Banu'nun avuçları içinde olduğunu fark ettim. Ne zaman geldin sen kız, ne zaman tuttun elimi, diye düşünerek tatlı tatlı hülyalara dalmıştım ki Banu'nun cırlak sesiyle dönülmez akşamın ufkundan döner gibi döndüm hayallerden. "Bıktım artık bu kıskançlıklarından, yeter!" diye bağırdı Banu. Ona cevap vermeden Hakan'ın gözlerine dikildim yine. "Silecek misin?" diye sordum. "O silerse ben yine eklerim, bırak şunu, arkadaşım o benim," dedi. Kim diyecek, Banu tabii ki. "Lan, delirtme beni hatun!" diye köpürdüm. Ben köpürünce Banu'nun kankası Burcu koşa koşa gelip kafama saldırdı sopayla. Sopadan kaçayım derken Banu'ya yanlışlıkla kafa attım. Tokuşmanın çıkardığı gümbürtüye Selin uyanmış meğer, evinin penceresinden taksiye atlayıp gelmiş; olay mahalline vardığında hepimiz öylece, heykel gibi kalakaldık. Çünkü tam o noktada tıkanmıştım. Nasıl devam edecek bu kurgu derken, Hakan'ı dayadığım ağacın arkasından Osman çıkıverdi yine, "Selin'in sevgilisiymiş meğerse Hakan, öyle yap, öyle devam ettir öyküyü," dedi. "Tamam," deyip, Selin'e döndüm, "Sahip çık şu sevgiline," diye bağırdım. "Sana ne lan yavşak?" dedi bu. "Osman, beni dinlemiyor bu karakter," dedim. "Dinleteceksin, o senin karakterin," dedi. Osman'dan aldığım desteği içimde harlayarak, kafamı yiyen Banu'dan kurtulmuş olan sol elimle bir tane yapıştırıverdim Selin'e. Ona vurunca Osman ağlamaya başladı. "Lan olum sana ne oluyo?" diye sordum. "Ya bırak, ya, sıçayım senin yazarlığına!" deyip gitti. Hayda! Ben de o sinirle kapadım defteri, bıraktım yazmayı. "Ulan Hakan, yine kurtuldun, ama bir gün yine başlayacağım bu öyküye, ağzına sıçacağım olum!" deyip yatıp uyudum.

Sevgilimin Facebook şifresini kırmama gerek yoktu, biliyordum çünkü. İlk kutuya mail adresini, ikincisine her yerde kullandığı şifreyi girip ivedilikle daldım hesabına. Üç arkadaşlık teklifi, bir adet de mesaj vardı. Önce teklifçilere baktım; Burcu, Hakan, Selin. Ulan kim bu Hakan diye söylenirken mesajı yollayanın da o olduğunu gördüm. "Banu, merhaba, uzun zamandır görüşmüyoruz. buluşalım mı bir gece?" diyordu. Oha! Sabah değil, öğlen değil, akşam bile değil; GECE! Bak ya! Sen kimsin ulan piç! Sen kimin kızına gece teklifi yapıyorsun, sen kaç kişisin ya it herif? Sinirden kendimi kaybedince hemen Banu'nun ağzından patlattım cevabı, "Siktir git, sapık herif!" diye yazdım. Dakikasına tepki geldi Hakan soysuzundan, "Ben Banu, bıktım bu kıskançlıklarından artık, yeter!" diyordu. Ulan Banu'nun ne işi vardı Hakan'ın hesabının içinde, kim sokmuştu onu oraya? Ya sen ne arıyordun düşman hattının ötesinde sevgilim? Derken telefon çaldı. Arayan Hakan'dı ama açtığımda Banu'nun sesi geldi. Lan! Ben kendim olarak konuştum ama o da beni Burcu olarak duydu. Banu sesli Hakan'ın arkasından ise Selin kıkırdıyordu ama onun kıkırışları da benim kulaklarımda Hakan'ın kahkahası olarak patladı. Banu ise, artık neredeyseler, mekana ayak uydurup, -muhtemelen- elindeki rakılı dubleyi havada sallayarak dumanlı kafasıyla mezeli musikiler patlattığında 'İntizar'ı söyleyen sesimi dinledim bir süre. Ne oluyor böyle yahu, diye soramadan, yanlarına bir garson geldi sanırım, "Ne istersiniz?" diye sordu tanıdık sesiyle. "Alo, Osman, sen misin?" dedim hemen. Garson sesinin sahibi telefonu Banulu Hakan'dan aldı, kulağına dayadı, "Evet abi benim," dedi. "Ne işin var senin orda olum?" dedim. "Baktım, öykü toparlanamayacak bir noktaya gidiyo, ben de müdahale edeyim dedim abi," diye aydınlattı beni. "Tamam haklısın, sağol, kapa telefonu, tamam bağlayamadım, kurgu çok uçtu, tamam getiremedim sonunu," dedim. "Çok bozdun sen," dedi. "Uzatma, kapa!" dedim.

"Oha oha, yuh, sen git lunaparkta balerinin verdiği frikiğe bak, öküz!" dedi. Metrobüste ayakta dikilen etekli kadın haklı olarak çılgına dönmüştü. Oturduğu yerden kafası kadının dizlerine kadar anca gelebilen ve bu pozisyonun da nimetlerinden sonuna kadar faydalanan cüce adam ise, "Ne bakıcam ona be? Binerim ben balerine, zevki öyle çıkar onun," dedi pis pis sırıtarak. "Kepaze herif, utanmadan laf yetiştiriyo, dalga geçiyo bi de ahlaksız sapık," diyerek bacaklarının dibindeki cüceden uzaklaşmak için arkaya doğru yürüdü kadın. O giderken cüce herkesin gözü önünde kafasını geriye çevirdi, gözleriyle kadının en az bacaklarından iğdişleyebildiği büyüklükte bir tutamı kalçalarından da koparmayı başardı. Cüce artık sınırı aşmıştı fakat bir yiğit hariç kimse sesini çıkarmadı. Arkalarda oturan, kara bıyıklı dağ gibi işçi Süleyman yerini etekli mağdureye verdikten sonra sinirle cücenin yanına yanaştı, "Birader, ayıp olmuy..." diyordu ki şoför ani bir fren yaptı; Süleyman uçarak ileriye savruldu ve kafası o sırada gazetedeki çengel bulmacayı çözen amcanın elinde tuttuğu kaleme saplandı. Süleyman evreninde kıyamet günüydü. Kanlar fışkırdı, kollar titredi, hırıltılar savruldu, ayaklar seğirerek yerleri dövdü. Ve en sonunda ölündü. Yerini verdiği kadın da dahil olmak üzere kimse kılını kıpırdatmadı. Amca kalemini Süleyman'ın kafasından çıkarıp mendiliyle sildi ve bulmacasına geri döndü. Cüce sırıtarak kadına göz kırptı, kadın başını çevirdi. Metrobüs tekrar hızlanarak ilerlemeye devam etti. Yol uzundu.

Önceki →
Önceki Kayıtlar