altmış

_____
“Hacı,” dedi Umut, “ben taşıyorum bu beyni de niye sadece %2’sini kullanıp hamallık yapıyorum, enayi miyim oğlum, madem taşıyorum, taşıdığıma değsin, şöyle bi %20 falan kullanayım,” dedi. Dedim, yapma, bak bizim de bi bildiğimiz var ki sadece %2’sini kullanıyoruz, yoksa bi akıllı sen misin lan? “Ne biliyon oğlum,” diye sordu, “bildiğin bir şey varsa söyle de beraber bilelim,” dedi. Dedim, yok, o bildiğim şey geri kalan %98’in içinde kaldığı için anlatamam ki sana, aslında ben de pek bilmiyorum. “Yobazsın lan işte,” dedi, “hiç sorgulama yok, ben niye sadece beynimin %2’sini kullanıyorum diye merak etme yok, malsın,” dedi, “ben,” dedi, “beynimin %20’sini kullanıcam, bulucam o gizli bilgiyi,” dedi. Dedim, kullandırtmazlar oğlum yapma. “Çaktırmadan kullanıcam, merak etme,” dedi. Dedim, bir daha düşün. "Olmaz, vericem tam güç," dedi. Dedim, yapma. "Yapıcam," dedi. Dedim, etme. "Edicem," dedi.

İlk iki gün süper zeka olarak dolaştı bu; Einstein gibi dil çıkarıyor arada, “bi fotomu çekin la böyle,” diyor, yakaladığı her probleme çözüm getiriyor, bize yukarıdan atılan bakışlar falan… Sonra üçüncü gün oldu, dört oldu, beş, altı, yedi oldu derken beyni birden boşalıverdi bunun. Fazla yüklenmeden eridi lan! Kafanın içi baya ısınmış, bildiğin buhar çıktı kulaklardan, ne de leş bir koku ama. O eriyen beyin kokusu var ya, vallaha çok leş. Nasıl yüklendiyse artık… Bence %20 dedi ama kesin %70-80 filan kullandı hıyar. Yoksa %20’de bu kadar hararet yapmaz içerisi bence. Hatta evet, bi %90 kesin kullandı bu. Ama işte o sırada o kadar çok gizli bilgiyi gördü, hayatın anlamını, neden var olduğumuzu filan o kadar çok öğrenmememiz gereken şeyleri öğrendi ki ileride konuşup da açığa çıkartamasın diye Allah bunun beynini eritiverdi işte. Derin Allah hacı bu. Şaka yok. Kullandırtmazlar dedim ama ben ona, dinlemedi. Şimdi karşıma geçmiş melül melül bakıyor buraya. Hayır, soramıyorum da bir şey, cevap veremiyor. Yapma dedim ama ben. Biraz önce sağ kulağından beyninin sol lobu akmaya başladı mesela, öyle erimiş de karışmış içeride. Canlı canlı izliyorum bu vahşeti, yapacak bir şey yok. Sağ lob da sol kulaktan çıktı. Beyninin zarını da burnundan çekip çıkardı sümük sanıp. Yedi bir de. Allah belanı versin senin be oğlum! Ne aktı be, ak ak bitmedi, kaç kilo beyin taşıyorsa artık. Leş ya! Bacaklarında delikler olsa paçalardan da akacak utanmadan, öyle erimiş ha! Donuna kim bilir neler aktı. Etme dedim ama ben.
Benzeştirilemeyen sevgili;

Günler geçerken yağmurlar yağıyor, kar taneleri fütursuzca yerlere düşüyor, ortalık buz, adeta donuyorsun, ortalık sel, ağaçlarda çiçekler, bakıyorsun fotosenteze hız gelmiş, sıcak, boğucu ve de, kumsalda güneşlenen teyzelerin hemen ötesinde amcalar denizin içinde deve güreşi yapıyor ve nemli hava partikülleri durdurulamayan kötü karakterler gibi tenimi yakmaktan zevk alıyorlardı. Zaman, bi'milyoncu dükkanından alınmış ucuz bir elek gibi bizi süzgecinden geçiriyordu ve ben bu süre zarfında başka hiçbir sevgiliyi sana benzetemiyordum. Mesela Hüseyin’in sevgilisi kahverengi gözleriyle senden ayrılıyordu, ayrıca sana hiç yakıştıramayacağım şekilde bol tükürüklü öpüyordu, vıcık vıcık. Selim’in hatun senin gibi cinayet kitapları okumayı sevmiyordu, Canan Tan'ın sümüklü kitaplarıydı onun favorileri. Arif’in manitası ise kocaman bir kezbandı ve boyu senden yaklaşık on beş santim kısaydı. Zaten bunlardan başka sevgili de tanımadım senden sonra. Hatta Hüseyin’i, Selim’i ve Arif’i de hiç tanımadım; onların da beni tanımasını pek istemezdim işin doğrusu.

Bu üç kadın ne zaman beni kollarına sarsa üşüdüğümü fark ediyordum. Her sarılışta daha da düşüyordu ruhumdaki termometrenin seviyesi. Yolları kar, beni sensizlik tutuyordu, anlıyor musun?

Sonra bir gün Naim’i düşündüm. O ne şanslı pezevenkti o! Kuzey kutbuna da gitse ısınırdı o! Çünkü onun yanında bir adet sen vardın, hep vardın! Ben ise uzaktaydım. Aklıma düşünce aradım piçi. “Alo,” dedi Naim, telefonu açar açmaz. Dedim, alo. “Naptın abi,” diye sordu. Dedim, napıyım. “Valla onu bilmem de burada havalar çok soğuk,” dedi. Dedim, biz burada yanıyoruz. “Gavur amı gibi mi hehe,” dedi, pis. Dedim, he öyle, Banu nerede? “Duş alıyor,” dedi. Dedim, anlat biraz.

Sen duştan çıkana kadar Naim seni anlattı bana.

"Son zamanlarda iki kilo aldı," dedi, "çok da yakıştı," dedi, "saçlarını İbrahim Tatlıses siyahına boyattı, yeşil gözlerine de çok gitti," dedi.

Hemen kafamdaki o zaten güzel olan imajını güncelleyiverdim.

"Az önce seviştik zaten," dedi, "kırmızı saten elbisesinin altına siyah jartiyer giymişti, topuklu ayakkabıları da omzumdaydı," dedi.

Kafamdaki sana Naim’in anlattığı elbiseleri giydirdim.

"Saçlarını Japon kızları gibi iki yanda top top olacak şekilde toplamıştı, boğum yerlerine de kırmızı kurdele bağlamıştı," dedi, "beni resmen çıldırttı adamım," dedi.

Nasıl da iştahlı iştahlı anlatıyordu namussuz. Nasıl da nazire yaparcasına sıkıyordu. "Ben kocaman bir orrospu çocuğuyum," dercesine sallıyordu şerefsiz! Ben var ya ben, senin yedisinden yetmişine tüm ceddini sikeyim Naim, diye geçiriverdim içimden.

"Ne zaman tamamlayacaksın, tamamla da gönder artık şu işi," dedi en son, beni tatlı küfürlerimden uyandırarak. Dedim, yakında elinde olur.

Naim, zengin bir müşteri, sahtekar bir insandı. Senin bu son seksi halini de resmettikten sonra dosyadaki diğer resimlerinin yanına koyup Naim’e postaladım. Naim de bunları sana hediye olarak verecek, “ben çizdim bunları sevgilim,” diyecekti. Sen de yiyecektin. Ben paramı alacaktım. Naim günün kahramanı olacaktı. Sen mutluluktan uçarak Naim’le bir kere daha sevişecektin. Ben yine üşüyecek, Naim yine ısınacaktı.

İşte böyle sevgilim. Senden ve bu son seksi resim işinden sonra Naim bir daha seni anlatmadı hiç. Şimdi elimde Naim’in bana seni çizebilmem, genel hatlarını tanıyabilmem için yolladığı üç adet bikinili fotoğrafından başka hiçbir şey yok. Onları da zaten Hüseyin, Selim ve Arif’e yolluyorum yarın. İsimsiz bir dosttan güzel bir geri paylaşım jesti olacak bence.
Kapında sabahladığım geceyi hiç unutamıyorum sevgilim. Dışarıda Katrina tüm seksiliğiyle eserken, uçuşan eteklerin görünür kıldığı bacakları izlemek yerine kafamı kapına dayamış hüngür hüngür ağlıyordum. Soğuktu. Çok soğuk bir Aralık gecesiydi. Üzerimde sadece ince bir tişört vardı indirimden aldığım. Waikiki’de 9.99 liraya satıyorlardı, ben 10 lira vermiştim. Altımda ise kot pantolonum ve çıplak ayaklarıma geçirdiğim parmak arası terliklerim sarıyordu uzuvlarımı. Çok soğuktu ama senin hayalin beynimden yayılan bir ateş dalgası gibi sarmalıyordu bedenimi ve kızlar sokakta mini elbiseleriyle yürümeye devam ediyorlardı. Bilirsin, bizim mahalle böyle bir yerdir işte, mahalleliler de en başından beri hep böyle çılgındı zaten. Ama diyorum ya, sonuç olarak soğuktu. Fırtına pencereleri sarsıyor, bulutlar ara ara gözyaşı döküyor, ben kapında ağlıyor, sen de yatağında uyuyordun. Çaresizdim. Tüm olanları sana bir türlü anlatamıyordum da… Halbuki açıklayabilirdim.

O yan dairedeki yellozun Özge ile beni sinemada el ele görmüş olması kesinlikle zamansız bir talihsizlikti. İzlediğimiz romantik komedi tadındaki filmden sıkılarak el kızartmaca oynadığımızı nereden bilebilirdi ki? Sonra sinemadan çıkıp Özge’nin evine gidişimiz de aynı sebepten vuku bulmuştu zaten. Film çok sıkıcıydı sevgilim. Özge’ye “madem film bu kadar sıkıcı, niye senin evine gitmiyoruz o zaman,” şeklindeki teklifi keşke yapmamış olsaydım. Bu kadar yanlış anlayacağını bilseydim Özge’yi evine bırakır, oradan da sana gelirdim. Ama film gerçekten çok sıkıcıydı ve Özge’nin evinde de kaloriferler yanmıyordu. Donarak ölmemek için yatağın içine girmemizi keşke bu kadar büyütmeseydin. Diyorsun ya “o zaman niye çıplaktınız?” Sen hiç mi fizik, hiç mi biyoloji dersine girmedin sevgilim? Birbirine sürten iki yünlü kazağın elektrik çıkaracağını, sıcaklık çıkması için ise iki çıplak tene ihtiyaç duyulduğunu nasıl bilmezsin! Ne yapsaydık yani, elektrik çarpmasından ölse miydik? Bensiz bir hayatın senden neler eksiltebileceğini hiç mi düşünmüyorsun? Film çok sıkıcıydı diyorum, anlamıyor musun?

Saat sabaha karşı altı olduğunda; yani gökyüzündeki bulutlar güneşi maskeleyerek havanın aydınlanmasına izin vermediği o sabah, üzerimdeki ince tişörtümle kapında ağlayarak beklemekten de beklerken ağlamaktan da vazgeçtim. Belli ki açmayacaktın. Ben de oturma odasına geçip Bizim Mahalle’nin o an televizyonda dönmekte olan elli sekizinci bölümünü izlemeye karar verdim. Seksi aktris Banu Özyüksel gerçekten de bundan önceki elli yedi bölümde olduğu gibi hala mini eteğiyle sokakta yürümeye devam ediyordu ve inanır mısın, dışarıda hava inadına soğuktu. Neyse ki Bizim Mahalle o kadar da sıkıcı değildi.
Önceki →
Önceki Kayıtlar