"Gitme," dedi.

Hüzünlü şarkıları arkama takıp gidecektim halbuki. Islak bir flama sallayacaktım en önde. Yolum uzundu. Ayakkabılarımın altına kıtalar serpiştirirdim hem, mısraların üzerinde kayarak ilerlerdim. Yıllarca içimde onunla marine edeyim derken bayatladığını fark edemediğim sevdanın kellesini almanın zamanı gelmişti zira. Gidecektim. Ve arkamı dönüp uzaklaşmaya başlayalı çok olmamıştı. Ama o "gitme," demişti artık bir kere. Belki iki kere. Ya da on. Ne de çok söyledi öyle. Sanki Gitme!ye o kadar açtı ki bu an için binlerce saat kollamıştı akşamları. Ve o cehennem işte bu cehennemdi sonunda. Ağzından çıkan tek bir kelime defalarca yankılandı yapraktan yaprağa. Çünkü ben gitmek için mangal kokusuna bulanmış parkı seçmiştim. O da "gitme," demek için ağaçların ağırlıklarınca üzerimize çökmesini sabırla beklemişti. Hayır, asıl o yüzden gitmeliydim ya zaten.  Biri "gitme," diyorsa, ki demişti işte, üç kere mi, yirmi üç kere mi, kaç kereyse, demişti hani, demişse biri eğer "gitme," diğeri de tam tersine, sakınmalıydı kalmaktan. Gitme! kimsenin bilmediği bir yalandı. Gitme! tuzaktı, ikimize de yaramazdı. Gitme!nin kendi planları vardı, gebe bırakacaktı bizi, onu da, beni de, sinsice, yemin ediyorum, bilmiyor muydum sanki. Küçük gitme!ciklerin arasında boğularak mı yaşamalıydık bu kısa hayatı yani? Oysa bir insan kaç kere kalabilirdi ömrü boyunca?

O "gitme," dedi. Ben kısa bir duraksamayla hayatımızdan yedi saniye kadar çaldım. Sonra konuşamadan cevaplamaya yeltendim.

Ben demedim, o dedi, "gitme," dedi.

Oysa zamanım yoktu.

Sonra tekrar.

Gitme!

altmış

_____
“Hacı,” dedi Umut, “ben taşıyorum bu beyni de niye sadece %2’sini kullanıp hamallık yapıyorum, enayi miyim oğlum, madem taşıyorum, taşıdığıma değsin, şöyle bi %20 falan kullanayım,” dedi. Dedim, yapma, bak bizim de bi bildiğimiz var ki sadece %2’sini kullanıyoruz, yoksa bi akıllı sen misin lan? “Ne biliyon oğlum,” diye sordu, “bildiğin bir şey varsa söyle de beraber bilelim,” dedi. Dedim, yok, o bildiğim şey geri kalan %98’in içinde kaldığı için anlatamam ki sana, aslında ben de pek bilmiyorum. “Yobazsın lan işte,” dedi, “hiç sorgulama yok, ben niye sadece beynimin %2’sini kullanıyorum diye merak etme yok, malsın,” dedi, “ben,” dedi, “beynimin %20’sini kullanıcam, bulucam o gizli bilgiyi,” dedi. Dedim, kullandırtmazlar oğlum yapma. “Çaktırmadan kullanıcam, merak etme,” dedi. Dedim, bir daha düşün. "Olmaz, vericem tam güç," dedi. Dedim, yapma. "Yapıcam," dedi. Dedim, etme. "Edicem," dedi.

İlk iki gün süper zeka olarak dolaştı bu; Einstein gibi dil çıkarıyor arada, “bi fotomu çekin la böyle,” diyor, yakaladığı her probleme çözüm getiriyor, bize yukarıdan atılan bakışlar falan… Sonra üçüncü gün oldu, dört oldu, beş, altı, yedi oldu derken beyni birden boşalıverdi bunun. Fazla yüklenmeden eridi lan! Kafanın içi baya ısınmış, bildiğin buhar çıktı kulaklardan, ne de leş bir koku ama. O eriyen beyin kokusu var ya, vallaha çok leş. Nasıl yüklendiyse artık… Bence %20 dedi ama kesin %70-80 filan kullandı hıyar. Yoksa %20’de bu kadar hararet yapmaz içerisi bence. Hatta evet, bi %90 kesin kullandı bu. Ama işte o sırada o kadar çok gizli bilgiyi gördü, hayatın anlamını, neden var olduğumuzu filan o kadar çok öğrenmememiz gereken şeyleri öğrendi ki ileride konuşup da açığa çıkartamasın diye Allah bunun beynini eritiverdi işte. Derin Allah hacı bu. Şaka yok. Kullandırtmazlar dedim ama ben ona, dinlemedi. Şimdi karşıma geçmiş melül melül bakıyor buraya. Hayır, soramıyorum da bir şey, cevap veremiyor. Yapma dedim ama ben. Biraz önce sağ kulağından beyninin sol lobu akmaya başladı mesela, öyle erimiş de karışmış içeride. Canlı canlı izliyorum bu vahşeti, yapacak bir şey yok. Sağ lob da sol kulaktan çıktı. Beyninin zarını da burnundan çekip çıkardı sümük sanıp. Yedi bir de. Allah belanı versin senin be oğlum! Ne aktı be, ak ak bitmedi, kaç kilo beyin taşıyorsa artık. Leş ya! Bacaklarında delikler olsa paçalardan da akacak utanmadan, öyle erimiş ha! Donuna kim bilir neler aktı. Etme dedim ama ben.
Benzeştirilemeyen sevgili;

Günler geçerken yağmurlar yağıyor, kar taneleri fütursuzca yerlere düşüyor, ortalık buz, adeta donuyorsun, ortalık sel, ağaçlarda çiçekler, bakıyorsun fotosenteze hız gelmiş, sıcak, boğucu ve de, kumsalda güneşlenen teyzelerin hemen ötesinde amcalar denizin içinde deve güreşi yapıyor ve nemli hava partikülleri durdurulamayan kötü karakterler gibi tenimi yakmaktan zevk alıyorlardı. Zaman, bi'milyoncu dükkanından alınmış ucuz bir elek gibi bizi süzgecinden geçiriyordu ve ben bu süre zarfında başka hiçbir sevgiliyi sana benzetemiyordum. Mesela Hüseyin’in sevgilisi kahverengi gözleriyle senden ayrılıyordu, ayrıca sana hiç yakıştıramayacağım şekilde bol tükürüklü öpüyordu, vıcık vıcık. Selim’in hatun senin gibi cinayet kitapları okumayı sevmiyordu, Canan Tan'ın sümüklü kitaplarıydı onun favorileri. Arif’in manitası ise kocaman bir kezbandı ve boyu senden yaklaşık on beş santim kısaydı. Zaten bunlardan başka sevgili de tanımadım senden sonra. Hatta Hüseyin’i, Selim’i ve Arif’i de hiç tanımadım; onların da beni tanımasını pek istemezdim işin doğrusu.

Bu üç kadın ne zaman beni kollarına sarsa üşüdüğümü fark ediyordum. Her sarılışta daha da düşüyordu ruhumdaki termometrenin seviyesi. Yolları kar, beni sensizlik tutuyordu, anlıyor musun?

Sonra bir gün Naim’i düşündüm. O ne şanslı pezevenkti o! Kuzey kutbuna da gitse ısınırdı o! Çünkü onun yanında bir adet sen vardın, hep vardın! Ben ise uzaktaydım. Aklıma düşünce aradım piçi. “Alo,” dedi Naim, telefonu açar açmaz. Dedim, alo. “Naptın abi,” diye sordu. Dedim, napıyım. “Valla onu bilmem de burada havalar çok soğuk,” dedi. Dedim, biz burada yanıyoruz. “Gavur amı gibi mi hehe,” dedi, pis. Dedim, he öyle, Banu nerede? “Duş alıyor,” dedi. Dedim, anlat biraz.

Sen duştan çıkana kadar Naim seni anlattı bana.

"Son zamanlarda iki kilo aldı," dedi, "çok da yakıştı," dedi, "saçlarını İbrahim Tatlıses siyahına boyattı, yeşil gözlerine de çok gitti," dedi.

Hemen kafamdaki o zaten güzel olan imajını güncelleyiverdim.

"Az önce seviştik zaten," dedi, "kırmızı saten elbisesinin altına siyah jartiyer giymişti, topuklu ayakkabıları da omzumdaydı," dedi.

Kafamdaki sana Naim’in anlattığı elbiseleri giydirdim.

"Saçlarını Japon kızları gibi iki yanda top top olacak şekilde toplamıştı, boğum yerlerine de kırmızı kurdele bağlamıştı," dedi, "beni resmen çıldırttı adamım," dedi.

Nasıl da iştahlı iştahlı anlatıyordu namussuz. Nasıl da nazire yaparcasına sıkıyordu. "Ben kocaman bir orrospu çocuğuyum," dercesine sallıyordu şerefsiz! Ben var ya ben, senin yedisinden yetmişine tüm ceddini sikeyim Naim, diye geçiriverdim içimden.

"Ne zaman tamamlayacaksın, tamamla da gönder artık şu işi," dedi en son, beni tatlı küfürlerimden uyandırarak. Dedim, yakında elinde olur.

Naim, zengin bir müşteri, sahtekar bir insandı. Senin bu son seksi halini de resmettikten sonra dosyadaki diğer resimlerinin yanına koyup Naim’e postaladım. Naim de bunları sana hediye olarak verecek, “ben çizdim bunları sevgilim,” diyecekti. Sen de yiyecektin. Ben paramı alacaktım. Naim günün kahramanı olacaktı. Sen mutluluktan uçarak Naim’le bir kere daha sevişecektin. Ben yine üşüyecek, Naim yine ısınacaktı.

İşte böyle sevgilim. Senden ve bu son seksi resim işinden sonra Naim bir daha seni anlatmadı hiç. Şimdi elimde Naim’in bana seni çizebilmem, genel hatlarını tanıyabilmem için yolladığı üç adet bikinili fotoğrafından başka hiçbir şey yok. Onları da zaten Hüseyin, Selim ve Arif’e yolluyorum yarın. İsimsiz bir dosttan güzel bir geri paylaşım jesti olacak bence.
Önceki →
Önceki Kayıtlar