Kule Fanzin Yayında!


Kule Fanzin, “Yolculuk” Temasıyla Raflarda

Stephen King’in kült fantastik serisi Kara Kule’den esinlenerek ismini koyduğumuz tematik edebiyat fanzinimiz Kule, nihayet Ekim 2013 tarihi itibariyle yayım hayatına başladı. Roland Deschain ve ka-tetinin ruhuna bürünerek, ellerimizde sandal ağacından yapılmış dolmakalemleriz ile Kule yolunda öyküler anlatıp şarkılar söyleyecek ve Kule’nin önünde hayatlarımızda yer eden insanların isimlerini haykıracağız. Kule’nin 'B'aşlangıç sayısının teması “yolculuk”. Bu ilk sayının oluşmasında emeği geçen ekip ise Ahmet Pekmezci, Elçin Şehitoğlu, UnicornKnight, Efecan Sezer, Sinan Kahraman, Emre Sarıkaya ve Orçun Taşar’dan oluştu.

Fanzinin ön sözünden;

“… Dünyayı geç, daha Türkiye çapında ünlü olmayı becerememiş bir yazarımız der ki, “Yolculuk hangi istasyondan yola çıktığınız veya hangisinde durduğunuzla değil, hangi trenle gittiğinizle alakalıdır.” Biz de bu yazara güvenerek, nereden kalktığını bilmediğimiz ama dışarıdan gördüğümüz kadarıyla içeride bira servisi yapıldığını düşündüğümüz bir trene atlayıverdik. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Tedirgin, endişeli ya da panik de değiliz, yanlış anlaşılmasın. Uyduk bir adamın aklına gidiyoruz işte, sadece gidiyoruz, hepsi bu. En çok ne olabilir ki? Gerçi bu ünsüz yazarın aklına uymamız için bizi cesaretlendiren bir etken de Stephen King’in –ki kendisi oldukça ünlüdür–, romanlarına yazdığı finallere gelmesi muhtemel tepkileri karnıyla yumuşatabilmek için ürettiği –ve fazlasıyla zeki– “önemli olan son değil, sona giderken alınan yoldur” mottosu oldu. Ve fanzinimiz de bu vesile dolayısıyla –ünsüz yazardan da özürlerimizi dileyerek– ismini bu büyük yazar King’in baş yapıtından aldı: Kule. –Kara’sı yok, onu Hakan Peker’e bağışladık– Orta Dünya’nın son silahşörü Roland ve arkadaşlarının ruhuna bürünerek, bellerimizdeki kabzaları sandal ağacından yapılmış tabancalarımızın yardımıyla kaçırdığımız trenin içinde bir fanzin yolculuğuna çıktığımız için ilk sayımızın teması da “yolculuk” oluyor… ”

Kule Fanzin’i Kadıköy’de Mephisto, İmge Kitabevi, Sahaf 26A, Sosyal Kitabevi ve Akademi Kitabevi Cafe’de; Taksim’de ise Mephisto, Aziz Kedi Kitabevi, Ana Kitabevi ve Kafe 26A’da bulabilirsiniz. Dağıtım ağı için güncel haberleri www.kulefanzin.org ve www.facebook.com/kulefanzin ’den takip edebilir, iletişimde bulunmak için kulefanzin@gmail.com adresine mail yollayabilirsiniz.


Sınıfımızdaki Gözlüklü Öğrenciler

Biz milletçe yaftalamaya, ayrımcılığa daha ilkokulda başladık. Bize böyle öğrettiler. Matematik dersi hani... Kümeler... Öğretmenlerimiz tarafından dayatılan bu yaftalama anlayışını hatırlayabildiniz mi beyler? Bakın sadece "beyler" dedim, ayrımcılık yaptım elimde olmadan. Farkettiniz mi hanımlar?

Mesela; A kümesi; sınıfımızdaki kısa boylu öğrenciler. { Küçük Ahmet, Vecihi, Hüseyin } Sırf bu kategori yüzünden kaç Hüseyin'in özgüveni yitip gitti. Öğretmenin, konunun daha iyi anlaşılması için kurban olarak seçip yaftaladığı, boyları kısa diye rencide ettiği bu gariplerin hüzünlü gözleri, matematik defterlerindeki kare çukurların içine nasıl da bir yağmur damlası gibi düştüler. Nasıl da etraflarına bakamaz oldular o an. "Sınıfımızdaki kız öğrenciler kümesi"nin elemanları bunlara nasıl da güldüler, dalga geçtiler. Vecihileri nasıl da hor gördüler. Yazık...

( Büyük Ahmet, Şener ve Veli'nin elemanı oldukları uzun boylu öğrenciler kümesine değinip reklamlarını yapmak istemiyorum. Zira onlar o derste yeterince karizma yapmışlardı. )

Örnekler çoktu: Çalışkan öğrenciler kümesi, gözlüklü öğrenciler kümesi, tembel öğrenciler kümesi, spor ayakkabılı öğrenciler kümesi, 3 cm'lik erkek öğrenciler kümesi, geleceğin Roccoları kümesi vs... Ulan sırf karizmatik bir kümenin elemanı olabilmek için dersin işleneceği o gün, sınıfa babasının güneş gözlüğüyle gelenleri gördüm ben be! Çocuğunu tembel öğrenciler kümesine aldı diye ertesi gün öğretmeni dövmeye gelen babalar gördüm. "En güzel bacaklı kızlar kümesi"ne girebilmek için sınıfın önünde eteklerini kaldırıp öğretmene gösteren kızlar gördüm, sütun sütun bacaklar gördüm.

"Sarı saçlı güzel ve cilveli kızlar kümesi"nin kapısında nöbet tutan "atletik yapılı ve yakışıklı erkekler kümesi"nin yiğitleri vardı. Yaklaştırmazlardı bizleri o kızların yanına. Kümeyi kümes sanıp sahiplenmişti çünkü ibneler. Bizim konuk olarak damsız girebileceğimiz "şişman ve çirkin kızlar kümesi" vardı bir tek. Onu da biz beğenmedik, "7 sap yanyana dolaşırız daha iyi lan diyen erkekler kümesi"nde takıldık birkaç ders. Sonra 4. teneffüste, madem güzel kızları kaptırdık bizde bok atalım dedik ve kümemizin ismini de "no woman no cry! felsefesine gönül verenler kümesi" diye değiştirip cool bir havaya bürünmeye çalıştık. Ama olmadı, yemedi kimse. 5. teneffüste "Büyüyünce gazeteci olmak isteyen öğrenciler kümesi"nin elemanları tarafından uzanamadığımız ciğere mundar dediğimiz yönünde haberlerimiz çıktı. Foyamızın altında ezildik. Herkes güldü. Yerin dibine girdik.

Kavga edenler, kümesini beğenmeyenler, hor görülenler, dalga geçenler, gözlüklerini kıranlar, boyları uzasın diye ayakabılarının altına takoz bağlayanlar... Daha neler neler... Kümeler ünitesinin işlendiği o iki hafta boyunca sınıf komple kaosa bulandı.

Sonra üçüncü hafta, Sosyal Bilgiler dersinde, öğretmenimiz toplum hayatını anlattı. "Aslında hepimiz eşitiz, biriz" dedi.
Bunu duyan herkes yanındaki arkadaşına sarıldı. Onu sevdi. Kafasını okşadı. Yanağından iki makas aldı falan.
Olay kapandı.
Ama bilinçaltımız o iki haftayı hiç unutmadı.


<---------->

 
<---------->

Şizofreniyatım - 8

Alo Günlük;

Naptın la, nassın? Bak bugün ne oldu; benim bir arkadaşım var ya, aynı lanet evi paylaştığım. Sabah uyandırdı beni. "Oğlum galk lan ölüyorum!" dedi. Gittim yanına. "Ne var ulan?" diye sert çıktım, "Bi uyutmadın hamuagoym!" dedim. Baktım buna, cevap veremiyo'. Hesabındaki son nefesini "Galk lan ölüyorum" diyerek harcamış meğerse. Gözleriyle anlatmaya çalışıyor bana derdini. Gözünü kırpıyor falan. Kağıt gibi de katlanmış yatakta zavallı. Hemen gittim bir ambulans çağırdım. Bunu da, giyinsin de doktorun karşısına filinta gibi çıksın diye kafasından tutup kaldırdım. Sonra ambulans geldi. Görevliler kapıyı çaldı. Acele bir şekilde "Hemen hastamızı alalım!" dediler. Ben büyük bir soğukkanlılıkla "Arkadaş hazırlanıyor, isterseniz içeriye geçin, böyle ayakta kalmayın!" dedim. Zaten yorgunlarmış onlar da. İçeri geçtiler. "Ne içersiniz?" diye sordum "Çay, kahve, kola?". Çay istediler. Ben çayı hazırladım koydum, bunlar bir güzelcene hüpürdetip içtiler. İşte gündemden falan bahsettik biraz. Ne olacak bu Guiza'nın hali diye sorduk hep birlikte; cevap veremedik. Bazıları ambulansın arkasına takılan arabalardan şikayetçi oldu. "Sanki kuyruk sallıyormuşuz da bize asılıyolarmış gibi hissediyoruz" dedi bayan görevli. "Doğrudur" dedim. Bir başbakanmışım edasıyla bu şikayetlerini defterime not ettim. Gülüşmelerle, latifelerle, sıcacık muhabbetle iyice kanka kıvamına eridik hep birlikte. O sırada arkadaş, takım elbiseyle iki büklüm çıktı odadan. Sanki biraz önce rahatça oturup konuşan biz değilmişiz gibi büyük bir panik haline büründük, hastayı aceleyle alıp hastahaneye götürdük.

Doktor arkadaşı inceledi, cimcikledi, elledi, dürttü. "Siz burada bekleyin ben hemşireyi göndereceğim, serum takacak!" dedi. Bekledik, bekledik. Sonra ufukta, elinde serum şişesiyle afet mi afet bir hemşire göründü. Bize doğru geliyordu. Gözlerimle beyaz üniformasının altında birbiriyle oynaşan iki yarım kürenin arasına katıldım, büyük bir coşkuyla halay çekip çiftetelli oynadık. Ama bu, hemşireyi kesmemiş olacak ki bize doğru fütursuzca gelmeye devam etti. "Oğlum galk lan ölüyorum!" dedim. (Doğruydu, yalan yok.) Arkadaş şaşırdı. Tereddüt etti. "Galk laaan!" diye bağırdım. Korktu, kalktı hemen. Çaktırmadan onun yerine yattım. Hemşire cazibeli adımlarıyla yanıma geldi. "Sok hemşirem!" dedim yorgun bir sesle. "Sok o iğneyi kalbime. Senin elinden olacaksa, komple serum şişesini soksan yine razıyım!" dedim. Meleğimin yüzünde tebessümler uçuştu. İğneyi koluma soktukça soktu. O soktu, ben romantik bir mısra okudum; o soktu, ben eline bir öpücük kondurdum; o soktu, ben inledim; o soktu, ben bu işte bir terslik var ama hadi hayırlısı diye düşündüm. Gülyüzlüm işini bitirince "Gitme, serum bitene kadar bekle!" dedim. Oturdu başucuma, beni seyredaldı. Bizim elemana kaybol anlamında kaş göz hareketi çekmeye başladım. Anlamadı. Ama gitmesi lazımdı, olmazdı böyle. "Bana bir paket cips alır mısın aga, ölüyorum!" dedim. Gitti.

Başbaşa kaldıktan sonra bebeğimle konuştukça konuştuk. Sonra bizim saftirik cipsi getirdi. "Bu birasız gitmez dedim." Gitti bira getirdi. Sonra çerez istedim, sonra nargile istedim, sonra "Yarimin rujunu tazelemek lazım git ruj al, kız ölüyor" dedim. (O da ölüyordu, yalan yok.) Gitti onu da aldı. Garibim kendi hastalığını unutup sanki refakatçi olan oymuş gibi benimle ilgilenmeye başlamıştı. Ama her seferinde hareketleri daha yavaşlıyor, gidip gelme süresi uzuyor, gözlerinin feri daha bir sönüyordu. En sonunda, "Oğlum canım helva çekti lan, git de alıver, ölüyorum" dedim. Gitti bu. Bir daha da gelmedi. Arkadaşa ne oldu ne bitti hala kesin olarak bilmiyorum. Ama büyük bir ihtimalle elinde helvayla gelirken hasta vücuduna yenik düşüp terk etti dünyayı. Ama çok kahraman, çok kral arkadaştı bence. Daha uzun yıllar, 2-3 sene gibi, özlemle anacağım kendisini. Ruhu şad olsun.

***

Akşam eve geldim. Telefona sarıldım. Benim yeni kankaları aradım. "Abi, bugün bir manita yapmışım, tam fantezilik" dedim. "Gelin de kutlayalım bunu bu akşam, tüm ekip gelin!" diyerek eve davet ettim. "Tamam kanka geliyoruz" dediler. "Ambulansla gelin lan, içerken komaya gireriz belki, belli olmaz, aşağıda hazır bulunsun" dedim. "Ayıpsın kanka!" dediler. "Aslanlarım" dedim. "Sizin şikayetlerinizi de birbir halledecem lan, şerefsizim!" dedim. Telefonu kapadım.

Bak siren seslerini duyuyorum günlük. Geliyorlar.
Hadi kapa...
Hadi...
Sen kapa...
KAPASANA LAN!

Şizofreniyatım - 7

Azizim Günlük,

Bugün kullandğım GSM operatörüne "Kontörüm bitti ne yapmam lazım?" diye bir mail attım. İki saat sonra şöyle bir cevap geldi.

"Merhaba Sayın azgın_romantik_32-1, Kontörünüz bittiği için duyduğunuz endişeyi anlayabiliyoruz. Hepimizin başına zaman zaman böyle şeyler gelebiliyor. Önemli olan umudumuzu kaybetmeden, yıkılmadan yolumuza devam edebilmek. Bizim AREA olarak daima sizin yanınızda olacağımızı bilmenizi isteriz.

Yine de, mailde belirttiğiniz gibi size 100 kontör yollayıp, "Bu da şirketten, azizim!" diyebilmemiz pek mümkün olamıyor. Sizlerin yararı ve iyiliği için aldığımız bazı kararlarımız ve prensiplerimiz böyle bir bağışta bulunmamızı engelliyor. Size bedavaya atılan 100 kontörün, para vererek kontör alan müşterilerimize haksızlık olacağını düşünüyoruz. Sizin ne düşündüğünüz ise bu aşamada bizi pek ilgilendirmiyor.

Zaten kontör devri de bitti. Her köşe başına koyduğumz AREA bayilerinden 30 TL'ye 30 TL'lik bakiye edinmeniz muazzam kolay. Daha fazla yardım, görüş ve önerileriniz için ise müşteri hizmetlerimizi çekinmeden arayabilirsiniz.

İyi günler dileriz..."

Bu maili okuyunca şok oldum günlük. Kontörsüzlükten allak bullak olan hayatıma bir darbe de bu gelen olumsuz cevap vurmuştu. Daha geçen gün kütüphanede sevgilisini öpmek istediğim için elemanın tekinden yediğim yüzyıllık dayağı unutamamış, hafızamdan silememişken böyle bir "red" bana bir intiharın kapılarını açabilecek kadar etkiliydi.

Ama yılmadım günlük. Bir mail daha yazarak içinde bulunduğum durumu AREA yetkililerine belirtmek istedim.

"Sayın, muhterem AREA müdürü, müdür yardımcısı, genel yayın yönetmeni, fotoğrafçısı, çaycısı, hademesi...
Sevgili gözlerinden öptüğümün yetkilisi...

Sizden daha fazla yardım almak ve isteğimde diretmek istiyorum fakat kontörüm olmadığı için o ünlü müşteri hizmetlerinizi arayamıyorum. Müşteri hizmetleriniz beni bi ara arasın.

Sevgilerimle... azgın_romantik_32-1."

Bekliyorum günlük.
Gözlerim çalacak telefonda, kulaklarım duvardaki saatin "tik tak"ında...
Telefonuma bağlananan bir düzenek nedeniyle, eğer üç saat içinde hattıma en az 150 kontör yüklemezsem evdeki sabit telefonum bomba olup patlayacak.

Dünyayı kurtarmam lazım günlük.



<----------->

<----------->