bekle beni gabriel

Adaylar olarak hepimiz bu geceye kadar durmadan, çılgınlar gibi roman yazmaktan bitap düşmüşüz. Değil ayakta durmak, oturmakta dahi güçlük çekiyoruz. Ha sızdık, ha sızacağız. Yılın en büyük yazarına ödülünü vermek için törene çağırılan, içinde kazananı yazan zarfla sahnede dikilen Gabriel Garcia Marquez’in ağzından çıkacak ismi son bir gayretle bekliyoruz.

“And the Nobel goes toooo…” diye bağırıyor Gabriel ve hemen ardından tarih kitaplarına geçecek bir susuş performansı sergiliyor.

Şimdi salonda derin bir sessizlik var. Konuklar heyecandan öldü ölecek. Biz adayların ise heyecanlanmaya bile takati kalmamış. Gabriel ağzındaki baklayı çıkarsa da gidip uyusak diye düşünüyoruz. Ama ustada tık yok. Ulan, diye geçiriyorum içimden, kaç yaşında adam, çıkarmışlar sahneye, alzheimer zaten, şuracıkta öyle kalakalsa, ne yapması gerektiğini hatırlayana kadar içimizdeki melankolik yazar yalnızlığıyla bir başımıza yüzyıl boyunca bekler miyiz burada acep, o kadar ödül hırsı bürümüş olabilir mi gözlerimizi?

Neyse ki Gabriel soruma cevap vermeme gerek bırakmadan önce zarfı, sonra da ağzını açıyor. Ben gözlerimi yumuyorum. O “Tracheaan Stalliooon!” diye bağırıyor.

Büyük bir alkış kopuyor salonda. Ben de alkışlasam mı diye düşünüyorum, ama bilemiyorum, basiretsizce iki el çırpıp ayağa kalkıyorum. Nasıl olduysa tüm gücüm birden yerine gelmiş. Sahneye doğru ödülü, ödülümü almak için koltukların arasında koşmaya başlıyorum. Diğer tüm adaylar çökmüş, perişan olmuş. Yazık onlara. Hallerine üzülmemek elde değil. Onların üzülecek takatleri bile kalmamış gerçi; yenik düşmüşler, mağlup olmuşlar çünkü. Ama yine de ben Gabriel reisin kollarına doğru koşarken tebrik etmeye çalışanlar da var aralarında. Mesela Stephen King… Ayağa kalkıp elini uzatmış, “Give me five, bro!” diye bağırıyor. Yanından hızla geçerken, o deli gibi kitaplarını okuyup saygı ve hayranlıkla önünde eğilmek istediğim adamın eline çakıyorum. Belki de bu çakış, kazandığım ödülden daha büyük bir şey benim için diye düşünüyorum, ama daha ötesini düşünemeden Dan Brown tarafından durduruluyorum. “Nobel’i senin kazanman kesin Illuminati’nin işi,” diyor. Bu iddia karşısında söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum, iki kem küm ediyorum, “yok ya,” diyorum pısırıkça, “hem o illumina ne ki,” diye soruyorum sanki bilmiyormuş gibi, ben de az şerefsiz değilim ha. Gülüyor, “şaka lan şaka, hadi tebrikler, git al o heykelciği,” diye gazlayıp tokatlıyor sırtımı, yeniden hedefe doğru hız kazanıyorum.

Salonda ödülü avuçlamaya giden fiziksel yol, onu hak edebilmek için alınması gereken emek dolu soyut yol kadar uzun. Koşuyorum, koşuyorum, gel gör ki bir türlü varamıyorum. Bir ara ileride, en ön sıranın da önünde, sonucu protesto etmek için midir bilinmez, yerde, sahnenin önüne süs olsun diye koydukları ırmak gibi bir su birikintisinin kıyısında oturup ağlayan Paulo Coelho’yu görüyorum. O da kaybedenlerden demek ki. Paulo’ya da yazık, diyorum içimden, ama üzülmüyorum o içsel yolculuğun usanmaz aforizmacısına, oh olsun.  Derken omzumda bir el hissediyorum. Dönüp bakıyorum, Dostoyevski arkamda benimle beraber koşuyor, “Bi dur hele!” diyor göz göze gelince. Ricasını kabul edip maratona mola veriyorum. Şaşkınlıkla “Oha lan! Sen ölmedin mi?” diye soruyorum. “Ya,” diyor, “ben hayattayken yoktu böyle caf caflı ödüller, ahretteki eş dost ‘Nobel Edebiyat Ödülü diye bir şey çıkmış dünyada, çok çılgınca’ dediler, ben de şansımı denemek için iki günlüğüne izin alıp bi geri geldim, ama olmadı, sana tebrikler,” diyor. Sinirleniyorum, “yahu,” diyorum, “insanlar senelerdir bir tek seni okuyor zaten, aç şu gençlerin önünü artık, yeter be! Hala ödül peşindesin!” diye çıkışıyorum. Ben böyle deyince bi duruluyor bu. Kaşları dışbükey moduna geçiveriyor. Sonra üzüldüğünü görünce sırtını sıvazlıyorum, “şaka lan şaka,” diyorum Dan Brown gibi. Tebriğine karşılık teşekkürümü esirgemiyorum. Tekrar koşmaya başlıyorum.

Kimse ödülle arama giremesin diye depar atarak yardırıyorum artık. Ama Gabriel’e bir türlü ulaşamıyorum. Sahne mi çok uzak yoksa ben mi düşündüğüm kadar hızlı değilim acaba? Koşuyorum. On adım daha. Yirmi, elli daha. Olmuyor. Sahneye bir erişebilsem, ödülü alıp havaya bir kaldırabilsem, “Mavelaa!” diye haykıracağım sayısız kez. “Mavelaa, I did it!” diyeceğim. “Başardım!” diye sesleneceğim sevdiceğime kameralar önünde. Ah bir avuçlayabilsem o heykelciği! Ama olmuyor. Ben oraya doğru gittikçe sahne de geri kaçıyor sanki Koşuyorum. Yine olmuyor. Uçmaya çalışıyorum; olmuyor olmuyor olmuyor! Ama pes etmeye hiç mi hiç niyetim yok, isterse bir asır sürsün. O ödülü almadan durmayacağım. Peşindeyim Gabriel, nereye gidersen git!

***

Saatin alarmıyla uyanıyorum. Uyku mahmurluğu içinde, gördüğüm rüyanın etkisiyle mal mal sırıtıyorum. Son bir yıl içinde katıldığı bütün öykü yarışmalarında sıfır çekmiş biri için ne de lüks bir rüya ama bu! Hele hele, “Hacı, Yaşar Nabi Nayır Ödülü diye bir şey var, dosya yollayacam, kazanırsam kitap olacak. Bana bi kapak çizersen senin çizdiğinle yayınlatırım, sen de ben de ünlü oluruz,” diye kandırıp Efecan’a süper bir kapak çizdirdikten sonra hala korkudan ona sonucu söyleyemeyen benim için.

Yine de rüyadan etkilenmiş vaziyetteyim. Yataktan kalkıyorum. Bilgisayarın başına oturuyorum. Gözü dönmüş bir kazanma hırsıyla değil; sadece, Apollo karşısında on beş raunt boyunca ringde ayakta kalabilmek için, tamamen mücadele azmiyle savaşan İtalyan Aygırı Rocky’nin efsane hikayesini bir kez daha izlemek için ‘oynat’a tıklıyorum. Dolmakalemimi göğsüme bastırmışım, filme dalıyorum. Rocky yiyeceği dayağa rağmen on beşinci raundu da ayakta tamamladıktan sonra tekrar yazmaya başlayacağım ben de. Sonra tekrar…

Bekle beni Gabriel.

Lama - Ağustos, 2013

Bu Hİkayeyİ Sosyal Medyaya Aktar :

Hiç yorum yok

Yorum Gönder

- Yüreğin yukarıdaki yazıya yorum yazmak istiyorsa lütfen sesini dinle, hem bedava!

- Profil seçiminde Adı/URL'yi seçerek sadece adını/nickini yazıp hızlıca yorumunu gönderebilirsin. İstersen Anonim'i seçerek daha da hızlı davranabilirsin; ve fakat kim olduğunu kimse bilmez senden başka. Yok, eğer Benim orda burda hesabım var argadaş, varsa boşuna mı var? dersen hesaplarından biriyle de girip yorumunu bırakabilirsin. Bana ne lan, yap işte bi' şeyler!

← Sonraki
Sonraki Kayıt
Önceki →
Önceki Kayıt